| Bloga Üye Oldunuz | 13 Arama Kriterleri içinde |
TuNaHaN |
2010-07-23 10:41:15
|
Yunan Mitolojisinde Anka Kuşu (Phoenix)
Yıldızın Hikayesi: Mitolojik kuş Anka Kuşu’nun (Phoenix) boynundaki bir yıldız. Anka’nın Arapçadaki karşılığı Al-’Anqa’. Aynı zamanda Na’ir al Zaurak (Bright One in the Boat) olarakda anılır. [Alpha, kappa, mu, beta, nu ve gamma Ankaa güneye doğru bir bot şekli çizecek şekilde kıvrılan, takım yıldız) Phoenix kelimesinin “Phoenicia” kelimesinden geldiği rivayet edilir. Phoenicia’lılar (Türkçede Fenike olarak geçer) denizcilikle uğraşan insanlardı ve sembolleri olarak bir bot uygun olur.] El Sufi bir diğer isimden söz etmektedir - Al Ri’al “Genç Devekuşları” - kullandığı terimler Al Nahr; Nehir, olarak bilinen yıldızların bir kısmına işaret etmektedir ki Anka kuşumuzun o zamandan Arap gökbilimciler tarafından kullanıldığını görebiliriz. Mısırlılara bakacak olursak Mısırlılar bu sembolü Bennu olarak bilirlerdi ve paralarında kullandıkları bir semboldü. Onlar için Bennu ölümsüzlüğün bir sembolüydü. Alevler: Mitolojideki Anka Kuşunun 500 ila 1000 yıl arasında yaşadığı rivayet edilir. Yaşamının sonuna doğru yuvasına yahut bir cenaze ateşine yerleşir ve güneş doruk noktasına ulaştığı vakit güneş ışınlarının artan ısısı yuvayı tutuştur ve Anka bu alevlerde yok olurdu. Bir başka hikayeye göre ise Anka kuşu bir kayaya gagası ile vurarak kıvılcım çıkmana neden olur, bu esnada kanatlarını yelpaze gibi kullanarak kıvılcımın ateşe dönüşmesini sağlar ve yanar. Tamamen küle dönüştükten üç gün sonra ise küllerinden yeni anka kuşunu oluşturacak yeni bir canlı doğar. İlişkilendirilmiş kelimeler: Yunancada phoinós (kırmızı, yahut kızıl kan), Phoeno (Mor, Anka kuşunun Mor olduğu rivayet edilir), Phonós (Cinayet), kelimeleri ve Porphyry (Latincede Mor anlamına gelen kristal bir kaya) kelimeleri Anka ile ilişkilendirilmişlerdir. Mısırlıların sembolü olan ve “yaşamın sembolü” olarak nitelendirilen haç ve yıldız olan Ankaa ilede bağlantılı olduğu söylenmektedir. American Heritage Dictionary’ye göre Phoenix: “Aşılamayacak bir mükemmelliğe yada güzelliğe sahip bir kişi yada eşyanın en kusursuz örneği” Encarta’ya göre “En yüksek mertebedeki güzel, ender yada eşsiz kişi yada eşya”. Bir işlemin kusursuzca bitişi. Aynı zamanda Taoistlerin “Zincifre Kuşu” olarak isimlendirdiği Bıldırcında Anka gibi ateşin kuşu olması nedeniyle Anka ile ilişkilendirilmektedir. Baska Bir Riayete Göre Rivayet olunur ki, kuşların hükümdarı olan Simurg Anka, Bilgi Ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş... Kuşlar Simurg'a inanır ve onun kendilerini kurtaracağını düşünürmüş. Kuşlar dünyasında her şey ters gittikçe onlar da Simurg'u bekler dururlarmış. Ne var ki, Simurg ortada görünmedikçe kuşkulanır olmuşlar ve sonunda umudu kesmişler. Derken bir gün uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadından bir tüy bulmuş. Simurg'un var olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'un huzuruna gidip yardım istemeye karar vermişler. Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmak gerekirmiş. Kuşlar, hep birlikte göğe doğru uçmaya başlamışlar. Yorulanlar ve düşenler olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp; papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş(oysa tüyleri yüzünden kafese kapatılırmış); Kartal; yükseklerdeki krallığını bırakamamış; baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuşu bataklığını. Yedi vadi üzerinden uçtukça sayıları gittikçe azalmış. Ve nihayet beş vadiden geçtikten sonra gelen Altıncı Vadi "şaşkınlık" ve sonuncusu Yedinci Vadi "yokoluş"ta bütün kuşlar umutlarını yitirmiş... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye otuz kuş kalmış. Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki; "SİMURG ANKA - Otuz Kuş" demekmiş. Onların hepsi Simurg'muş. Her biri de Simurg'muş. Simurg Anka'yı beklemekten vazgeçerek, şaşkınlık ve yokoluşu da yaşadıktan sonra bile uçmayı sürdürerek, kendi küllerimiz üzerinden yeniden doğabilmek için kendimizi yakmadıkça, her birimiz birer Simurg olmayı göze almadıkça bataklığımızda, tüneklerimizde ve kafeslerimizde yaşamaktan kurtulamayacağız. Şimdi kendi gökyüzünde uçmak zamanıdır... |
TuNaHaN |
2010-01-12 01:44:35
|
Murat Çobanoğlu
Sevdiğim yar bana göndermiş name Rüzgar dokunmamış dal ister benden Bir lezzet olmasın onun tadında Hiç arı görmemiş bal ister benden Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem Kışın çok ararım yaz bulabilmem İnsanlarda doğru söz bulabilmem Yalan söylemeyen dil ister benden Asıl soyadı Çobanlar olan Murat Çobanoğlu 1940'ta Kars'ın İstasyon mahallesinde doğdu. Annesi Lala (La'li) hanımdır. Babası, Aşık Şenlik'in çıraklarından Aşık Gülistan'dır; Arpaçay'ın Kıraç köyünden olup 1920'de Kars'a yerleşmiştir. Karısının erken ölümü dolayısıyla oğlunu o büyütüp yetiştirdi. İlkokul öğrenimi gören Murat Çobanoğlu çocukluğunda babasının saz çalışını dinledi, ama ona özenmedi. Ancak 1951 'de gördüğü bir düş üzerine tutumu değişti. olayı şöyle anlatıyor: “Göç mevsimi yaylaya göçerken susadım. Yol kenarında bulunan çeşmeye su içmeye gittim. Ben oyalanınca göçlerimiz dağı aştı. Akşamın alacakaranlığında uyuyakaldım. İşte o zaman nasibim olan aşıklık ilhamı bana verildi. Sabah, yaylada beni bulamayan babam düşer yollara, beni aramaya. Beni çeşmenin başında uyurken bulunca, aşık olacağımı söyledi. Saz aldı. Saz tutmasını öğretti. O zamandan bu yana saz çalmaya, şiir ve türküler söylemeye başladım.” Murat Çobanoğlu Artvin, Konya, Erzurum ve Mut'ta yapılan yarışmalarda dereceler aldı. Özellikle atışma dalında başarı gösterdi. Sık sık radyoda ve televizyonda -değişik konularda- söyledi. Saza egemenliği, ulusal duygularının güçlülüğü ve kendine özgü sesiyle ilgi çekti. Kars'ta “Çobanoğlu Halk Ozanları Kahvesi”ni açıp işletti. Yurt içinde ve dışında düzenlenen bazı şenliklere katıldı. 1965'e kadar Devrani, 1967'ye kadar Yanani, ondan sonra da Çobanoğlu takma adını kullandı. YAPITI Murat Çobanoğlu'nun yayımlanmış bir şiir kitabı yoktur. KAYNAKÇA . Muzaffer Uyguner (Halkevleri dergisi, Mart 1970); Tahir Kutsi, Türk Halk Şiiri (Antoloji, 1978); Feyzi Halıcı, Saz Şairlerinin Diliyle Atatürk (1981 ); Emir Kalkan, XX. Yüzyıl Türk Halk Şairleri Antolojisi (1991 ) Asım Bezirci Türk Halk Şiiri II-1993 26 Mart 2005 tarihinde Ankara'da vefat etti... Eserlerinden bazıları: İster Benden Sevdiğim yar bana göndermiş name Rüzgar dokunmamış dal ister benden Bir lezzet olmasın onun tadında Hiç arı görmemiş bal ister benden Ne bir çiçeğim var, ne de bir bağım Ne bir sedirim var, ne de konağım Ne bir yuvam vardır, ne de otağım Al kuşam içinden şal ister benden Kaşları kemandır, kirpiği oktur Feleğe karşılık oyunum yoktur Bir kuzu bulamam koyunum yoktur Yine de bir sürü mal ister benden Ben bu gidişilen nereye varam Derman bulabilmem, yaramı saram Ne bir çölüm vardır, ne de bir sahram Yine yüce dağdan yol ister benden Bu fani dünyada çoktur zararım Ne bir kazancım var, ne de bir karım Ne bir ağacım var, ne de yaprağım Yazın kışın solmaz gül ister benden Çobanoğlu'yum ben iz bulabilmem Kışın çok ararım yaz bulabilmem İnsanlarda doğru söz bulabilmem Yalan söylemeyen dil ister benden Gör İnsan dedikleri duvara benzer Hele suvakları dökülsünde gör Gördüğün her güzele aldanma Saç ağarsın beli bükülsün de gör Kara toprak insanları yoğurur Vedası geleni bir bir çağırır Arkası kuvvetli fazla bağırır Dostları yanından çekilsin de gör Demek ki dünyada olur dermanın Birgün uyanırsın geçmiş zamanın Bazı insan der ki ben bir aslanım Ezrayıl peşine dakılsın da gör Çobanoğlu kulak versen sözüne Yazılanlar mutlak gelir yüzüne Evde bile karı bakmaz yüzüne Hele sırtın yere yıkılsın da gör Güvenmem Böyle midir dünya senin bütün işlerin Var git dünya daha sana güvenmem Kâr yerine çoktur bana zararın Var git dünya daha sana güvenmem Biçare Kerem'i yandırdın nara Arzu, Kamber için kaldı avara Ferhat az mı külünk vurdu dağlara Var git dünya daha sana güvenmem Çok yiğidi sen caydırdın ahdından Çok güzele ah çektirdin bahtından Çok sultanı sen indirdin tahtından Var git dünya daha sana güvenmem Çobanoğlu arzuhalin bildirdin Çok yiğidin gül benzini soldurdun Aşıkları gurbet elde öldürdün Var git dünya daha sana güvenmem Mevla'm Emreylese Gökte Güneşe Mevlam emreylese gökte güneşe Zerresi dünyayı yakar mı yakar Kanber Arzu için suda boğuldu Mecnunda Leyla'yı yakar mı yakar Bir yanı ışıktır bir yan karanlık Bazı su durudur bazı bulanık Kuşlar havadadır sularda balık Ah çekse deryayı yakar mı yakar Çalışıyor görür müsün arıyı O da sever çiçeklerden sarıyı Bir ana kuş görmez ise yavruyu Daldaki yuvayı yakar mı yakar Dünya aynı yerde durur ha durur Güneşin ateşi her yan kurutur Esmez ise rüzgar yağmazsa yağmur Ekinler tarlayı yakar mı yakar Aşık olan kurtulur mu sızıdan Ne anladım gönlüm sen bu yazıdan Bir koyun ki ayrılırsa kuzudan Meleşir yaylayı yakar mı yakar Çobanoğlu gündüz olur gecesi Ne yandan geliyor bu acı sesi Bir evladın olur ise acısı Anayı babayı yakar mı yakar Öğretmen Ana baba gibi emeği vardır Ağızdır, lisandır, dildir öğretmen Sevgisi, şefkati insana yardır Vücuttur kanattır koldur öğretmen Talebe okulun yeşil fidanı Yanan bir ocağın sönmez dumanı Öğretmendir yaraların dermanı Arıdır, kovandır, baldır öğretmen Öğretmendir bize gösteren yolu Odur talebenin kanadı kolu Öğretmen hazinedir, doludur dolu Yapraktır, ağaçtır, daldır öğretmen Öğretmendir fabrikanın temeli Öğretmendir bütün dünyanın dili Bütün insanlara uzanır eli Bize ışık tutan yoldur öğretmen Öğretmendir ışık veren dünyaya Öğretmendir bizi götüren aya Öğretmenin ilmi benzer deryaya Irmaktır denizdir göldür öğretmen Sende yetişmiştir nice paşalar Öğretmensiz açılır mı kapılar Temelinden sağlam olan yapılar Çobanoğlu der ki güldür öğretmen |
TuNaHaN |
2009-09-14 20:17:57
|
|
aslı ile keremin aşk hikayesi
Asıl adı Ahmet Mirza olan Kerem, Islahan Şahının oğludur.Şahın hazinedarlığını yapan Ermeni Keşişinin kızı Aslı ile Kerem birbirlerini severler. Şah Keşişten kızı oğluna ister. Keşiş, bir müslümana kız vermek istemez. Fakat hükümdarın isteğini reddemez; bir mühlet ister ve bu mühletin içinde gizlice memleketten kaçar. Kerem de Aslı’nın peşinden yola düşer. İşte, Kerem’in sevdiği kızın ardınca bütün Anadolu’yu baştan başa gezmesi böylece başlar. Kerem artık yanında sadık arkadaşı Sofu (Kerem’in dilinden: Sofu Kardeş), omuzunda sazı ile bir “Âşık” olmuştur. Her gittiği yerde, her rasladığına sazıyla ve yanık türküleriyle, Aslı’nın izini sorar, ona haber verenler de olur, vermeyenler de… Bazı defa nehirlere, dağlara, kayalara, dağlardaki hayvanlara derdini döker; yolunu bağlayan karlı, boranlı bellerden yol ister. Onun önüne çıkan engeller, bir defa inkisarına uğradılar mı iflah olmazlar. Kerem aşk ateşinde pişe pişe kemale erer, keramet sahibi olur. Allah onun her dileğini yerine getirir. Bazı şehirlerde Kerem, Aslı Han’a bir zaman kavuşur. Keşişten habersizce bir müddet birbirlerine sevgilerini anlatırlar, dertlerini dökerler: Erzincan Bağlarında ve Kayseri’de olduğu gibi…Sonunda Kerem Aslı’sının peşinden Halep’e varır. Halep Paşasına kendini sevdirir: Paşa, Keşişi tehdit ederek kızını Kerem’e vermeye razı eder. İki sevdalının nikâhları kıyılır. Fakat kötü ruhlu Keşiş onlara son fenalığı yapar: Kızına sihirli bir gerdeklik gömlek giydirir. Bu gömlek son düğmesine kadar açılır, tekrar kapanır imiş. Kerem sevdiğinin düğmelerini bir türlü çözemez. yüreğinden kopup gelen ateşle yanar, kül olur.Kerem’in külleri dağılmasın diye bekleyen Aslı Han’ın saçları, küllerin içinde kalmış bir kıvılcımla tutuşur; iki âşığın ancak külleri birbirine kavuşur. Sevgililerin birbirine kavuşmasıyla sona ermeyen bir macera olduğu için Kerem hikâyesi toy, düğün ve kış geceleri muhabbetlerinde eğlence vasıtası olan halk hikâyeleri arasında, çok sevildiği halde, başından sonuna kadar anlatılmaz, hattâ birçok yerlerde bunun anlatılmasını günah sayarlarmış. Kerem Erzurum’da hasta yatarken, Aslı Han’ın üç gün sonra geleceğini haber verirler. Kalıcı |
TuNaHaN |
2009-09-14 20:15:58
|
|
Efsaneye göre Ferhat, Persler döneminde yaşamış ünlü bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu'nun yeğeni Şirin için yaptırdığı köşkün süslemelerini yaparken Şirin'i görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat, Sultan'a haber salarak Şirin'i istetir. Sultan,yeğenini vermek istemez. Ferhat'ı oyalamak için dağı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat, zekası, teknik bilgisi, bilek gücü, aşktan aldığı kuvvetle dağı deler.
Mehmene Banu, dağı delip suyun akacağı kanalı tamamlamak üzere olan Ferhat'ın yanına yaşlı dadısını göndererek, Şirin'in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat, bu acı haber üzerine, elinde tuttuğu külüngü havaya atar, düşen külünk Ferhat'ın başına isabet eder ve Ferhat orada ölür. Ferhat'ın acı haberini alan Şirin korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir.Ferhat'ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan aşağı yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi, can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler. Bu aşk öyküsünün Karagöz oyunlarındaki işlenişi ise şöyle : Hacıvat tarafına Şirin’in köşkü, Karagöz tarafına ise dağ kurulur. Hacıvat’ın tegannîsinden sonra perdeye gelen Karagöz Hacıvat’a “Kendi tarafına köşk benim tarafa ise moloz yığını koymuşsun” diye sitem eder. Bunun üzerine Hacıvat Ferhat ile Şirin öyküsünü anlatmaya başlar. Bu sırada Karagöz ile Hacıvat çekilirler ve olay canlanır. Ferhat ile Şirin birbirlerini çok severler. Fakat Şirin’in annesi Şirin’i Ferhat’a vermek istemez. Hacıvat’ın araya girmesi sonucu Şirin’in annesi bir şart koşar. Amasya şehrinde su yoktur, eğer Ferhat Elmadağı'nı kazması ile yarıp şehre su getirirse Şirin’i vermeye razı olacaktır. Ferhat Hacıvat’tan bir külünk bulmasını ister. Hacıvat Karagöz’e giderek bir külünk ısmarlar. Külüngü zamanında yetiştiremeyen Karagöz evden kendi kazmasını getirir. Ferhat dağı kazma ile yararak şehre su getirmesine rağmen Şirin’in annesi Şirin’i vermeye razı olmaz, büyücü bir kadın bularak onları ayırmak ister. Büyücü kadın Ferhat’a gelerek Şirin’in öldüğünü söyler. Ferhat büyücü kadını öldürür, tam kendi canına da kıymak üzeredir ki Karagöz gelerek Şirin’in ölmediğini söyler ve iki sevgiliyi birbirine kavuşturur ... |
TuNaHaN |
2009-09-14 20:14:14
|
|
LEYLÂ ile MECNÛN Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla'nın annesi öğrenir. Kızının bu durumuna kızan annesi, kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez. Kays okulda Leyla' yı göremeyince üzüntüden çılgına döner, başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar. Mecnun' Un babası, oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yı isterse de Mecnun (deli, çılgın) oldu diye Leyla' yı vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur. Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ' yı tanımaz. Babası Mecnûn' u iyileşmesi için Kâbe' ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn, kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder: "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni." Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı vuslatından uzak tutmayı başarır. Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder. Bir müddet sonra Mecnûn' un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner. Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn, dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ'nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ, çölde Mecnûn' u bulduğu hâlde, Mecnûn onu tanımaz. Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler; "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez." Der, kabri kucaklayarak ölür. Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd Rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki: "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."
|
TuNaHaN |
2009-09-07 16:57:56
|
|
Cizre hükümdarlarından Mir Abdullah’ın oğlu Mir Zeynuddin zamanında (854 Hicri, 1451/1451 Miladi) yıllarında olay meydana gelmiştir.
Kürt şairi, bilgini olan Ehmedê Xanî tarafından yazılmış ve 1695 yıllında tamamlanmıştır. Bu bu eserin hangi tarıhte yazılmış olduğu hakkında hiçbir belge yoktur. 1690 yılında yazmaya başladığı söylenmektedir. Xanî’nin, hangi tarihte doğup hangi tarihte vefat ettiği hakkında da kesin bilgiler mevcut değil. Buna rağmen Xanî’nin (1651/52) yılında Hakkârî bölgesinde bulunan Xân köyünde dünyaya geldiği ve ismini buradan aldığı yargısı güçlüdür. Ehmedê Xanî, Kürt edebiyatına can verenlerin başında gelmektedir. Ve Kürt halkına birçok eser armağan etmiştir. Bu eserlenden biri (şaheseri) olan Mem û Zîn’dir. Ahmedê Xanî, bu olaydan yaklaşık olarak 240 yıl sonra Cizre’ye gelmiş ve eserini yazmıştır. Bu ölümsüz eser hakkında günümüze kadar onlanca inceleme kitabı ve yüzlerce makale yayınlanmış, konferanslar düzenlenmiş, tartışmalar yapılmıştır. Bir eseri üzerine bunca şey yapılmışken, Ehmedê Xanî’yi anlatmak ve bir kaç sayfaya sığdırmak elbette ki mümkün değildir. Onun için ben de Xanî’nin ’Mem û Zîn’ adlı ölümsüz eserinde birazcıkta olsa bahsetmeye (tanıtmaya çalışacağım desem daha doğru olur.) çalışacağım. Cizre Beyi, Mir Zeynuddin’in Zîn ve Sitî adlarında iki tane bacısı vardı. Zîn, beyaz tenli, beyin can ciğeriydi. Bey onu çok severdi. Sitî ise esmer, selvi boylu biriydi. Tacdin, Beyin Divan Vezirinin oğluydu. Hikâyenin ana kahramanı Mem ise Tacdin’in manevi kardeşi ve dostuydu. Botan bölgesinde baharın müjdecisi olan Mart ayında (21 Mart Newroz), eğlence ve bayram günlerinde çoluk - çocuk bütün Cizre halkı kırlara çıkar süslenirlerdi. İşte böyle bir günde Mem ile Tacdin kendilerine kızlar gibi süs verip ve kıyafet değiştirerek şenliğe katılırlar. Şenlik alanına vardıklarında erkek kıyafetli iki kişiyi görürler. (onlar Sitî ile Zîn’di) Onları görür görmez ikiside yere düşüp bayıldılar. Sitî ile Zîn bayan kıyafetli iki erkeği iyice süzerek onlar sezmeden kendi yüzeklerini onların parmaklarına geçirip oradan ayrılırlar. Mem ile Tacdin ayıldıklarında kendilerinin bezgin ve sersem onlduklarını görürler. Bu esnada Tacdin Mem’in parmağında, üzerinde Zîn yazılı mücevheri fark eder, Tacdin Mem’ın parmağına doğru elini uzatınca Mem de onun parmağında bulunan pana biçilmez ve üzerinde Sitî yazılmış olan yüzüğü görür. İkiside Sîti ve Zîn’in ne yapmış olduklarını anlarlar. Sitî ile Zîn dadıları olan Heyzebun’a anlatırlar. Dadıları bir hekim kılığına girerek hasta olan Mem ve Tacdin’in yanına varıp, Sitî ve Zîn’inde onlar gibi yandığını söyler ve yüzükleri geri ister. Tacdin yüzüğü geri verir. Fakat Mem ’bununla yaşıyorum’ diyerek yüzüğü vermez. Mem ile Tacdin kalkıp arkadaşlarına durumu anlatırlar. Bunun üzerine Tacdin için Cizre’nin önde gelenleri Cizre Bey’inden Sitî’yi Tacdine isterlerler. Bey, Tacdin’e Sitî’yi verir. Böylece yedi gün yedi gece düğün yapılır. Aslen Botanlı olmayıp İran’ın bir köyünden (Merguverli) olan Beko, Bey’in kapıcısıdır. Tacdin Beko’yu hiç sevmez. Bey’e kaç sefer bu adamın kapıcılığa layık olmadığı söyler fakat bey: ’değirmenimiz onunla dönüyor. Köpekler de kapıcıdırlar’ der. Beko, Bey’in Zîn’i Mem’e vermemesi için ’Efendim, Tacdin kendi tarafından Zîn’i Mem’e vermiş.’ Bunun üzerine kızan Bey, ’and içerim ki; Zîn’i eş olarak Mem’e vermeyeceğim’ der. Bey’in ava çıktığı bir günde Mem Zîn’i görmek için bahçeye girer. Mem’i gören Zîn birden yıkılıverir yere. Bu sırada Mem onu görmez gül ve reyhanları seyrederek şöyle der] ’Ey gul! Eger tu nazenînî, / ’Ey gül! Gerçi sen de nazeninsin, Kengê tu ji rengê ruyê Zîn’î / Sen nerde, Zin’in yüzünün rengi nerde? Ey sınbıl! Eger heyî tu xweş bû, / Ey sünbül! Gerçi senin güzel kokan var, Reyhan ji te bûyîne sîyehrû, / Reyhan senin için kara yüzlü olmuş. Hun ne ji mîsalê zilfe yarin / Fakat siz yarimin zülfine benzemezsiniz. Hun her du fızûl û he zekarın / İkiniz de arsız ve herzecisiniz. Ey bılbıl! Eger tu ehlê halî / Ey bülbül! Gerçi sen de aşk adamısın, Perwanyê şem’ê werdê alî, / Kırmızı gül mumunun pervanesisin. Zîn’a me ji sorgula te geştir / Benim Zîn’im senin kırımızı gülünden daha şendir. Bext’ê me ji talıê te reştir’ / Benim bahtım da senin talihinden daha karadır.’ Mem bunu söyledikten sonra Zîn’i görür ve oda orada bayılır. Ava giden Bey, avdan dönünce Mem’i bir abaya sarılmış bir şekilde bahçede görür. Mem ’Beyim, biliyorsunuz ben hastayım canım sıkıldı gezeyim derken sonra kendimi burda buldum’der. Bey’in yanında bulunan Tacdin abanın altında Zîn’in saçlarını görür, durumu anlayan Tacdin Bey’i ikna ederek divana doğru götürür. Daha sonra eve gidip Sitî ve çocuğunu evden çıkararak, evi ateşe verir. Böylece Mem ile Zîn’in kurtuluşu için Tacdin evini feda eder. Emsali görünmemiş bir dostluk örneğini sergiler. Beko’nun oyunlarıyla beyle satranç oynamaya ikna edilen Mem başlangıçta ilk üç oyunu alır. Beko Mem’in iyi oynadığını görünce Mem’in yönünü Zîn’e doğru çevirir. Zîn’i görüp hayallere dalan Mem, Bey’e yenilir. Sevgilisinin Zîn olduğunu öğrenen bey Mem’in zindana atar. Bir seneye yakın zindanda kalan Mem, Zîn’in hasretine dayanamayıp ölür. Mem’in cenazesinin kaldırıldığı esnada Tacdin Beko’yu görüp öldürür. Beko’nun öldüğünü gören Zîn, bakın hakkında ne düşünüyor: ’Ey şah û wezirê izz-û temkin! / ’Ey izz ve temkinli şah ve vezir! Ez hêvî dikim ne kin înadê / Rica ediyorum inatetmeyiniz, Der heqqê vi menbeê fesadê / Bu fesat kaynağı hakkında. Lewra ku xwedanê ins û canan / Çünkü insanlar ve cinlerin Allahın, Wi xaliqe erd û asimanan, / Yer ve göklerin yaratıcısı, Roja ewî hubbe da hebîban / Sevgiyi, sevgilileri verdiği gün, Hıngê ewî buxzê da raqiban / O zaman buğzu da rakiblere verdi. ... / ... Em sorgulin, ew jibo me xare / Biz kırmızı gülüz, o bizim için dikendir Em gencîn û ew jibo me mare / Biz hazineyiz o bizim için yılandır. Gul hıfz-ı di bin bi nûkê xaran / Güller dikenlerin gagasıyla korunur, Gencîne xwedan di bin bi maran / Hazinelerde yılanlarla beslenir. ... ... Ger ew ne bûya di nêv me hail / Eğer o olmasaydı aramızda engel, Işqa me di bû betal û zail’ / Aşkımız da buzulur ve zail olurdu.’ Nasıl ki bir gülü diken, hazineyi de yılan koruyorsa, bizim de bekçimiz (köpeğimiz) Beko olacaktır. Diyen Zîn, Mem’in mezarının başında devamlı ağlayarak şöyle der: ’Ey vücudumun ve canımın mülkümün sahibi, Ben bahçeyim, sen de bahçıvan Senin bahçen sahipsizdir Sen olamazsan onlar neye yarar Kaşlar, gözler, zülüfler neyedir. Zülfümü tel tel çekeyim Sonra yarim sen beni belki değişik görürsün En iyi hepsi yerinde kalsın Hakk’a emanetim teslim ediyim.’ Rahmetle.. |
TuNaHaN |
2009-07-24 18:11:18
|
|
Açelya Çiçeği
Salınıp yürürsün uçarcasına, Bir uğur böceği gibisin güzel. Pembe pembe, al al yanaklarınla, Açelya çiçeği gibisin güzel. Öyle ılık meltem gibi bakarsın, Bahar gibi burcak burcak kokarsın, Sımsıcak sarılıp, sanki sıkarsın, Sen ana kucağı gibisin güzel. Güneş gözün bana dikildiğinde, Boynun hafif yana büküldüğünde, Saçların omzuna döküldüğünde, Ağustos sıcağı gibisin güzel. Çehrende her şeyin yerli yerinde, Gözün ezberimde, kirpiklerin de, Gül açıyor, gülünce her yerinde, Gülistan bucağı gibisin güzel. Öyle güzelsin ki, anlatmaz kelam, Belki ruha ilaç, mü’mine selam, Sanki şu elimde tuttuğum kalem, Bir ceylan bacağı gibisin güzel. Nazlı Nazlı, bir bir yürüyüşünle, Gönlümü ardında sürüyüşünle, Yaşın yetkin ama görünüşünle, İlkbahar göceği gibisin güzel. |
TuNaHaN |
2009-07-24 18:10:21
|
|
Açelya Çiçeği
Salınıp yürürsün uçarcasına, Bir uğur böceği gibisin güzel. Pembe pembe, al al yanaklarınla, Açelya çiçeği gibisin güzel. Öyle ılık meltem gibi bakarsın, Bahar gibi burcak burcak kokarsın, Sımsıcak sarılıp, sanki sıkarsın, Sen ana kucağı gibisin güzel. Güneş gözün bana dikildiğinde, Boynun hafif yana büküldüğünde, Saçların omzuna döküldüğünde, Ağustos sıcağı gibisin güzel. Çehrende her şeyin yerli yerinde, Gözün ezberimde, kirpiklerin de, Gül açıyor, gülünce her yerinde, Gülistan bucağı gibisin güzel. Öyle güzelsin ki, anlatmaz kelam, Belki ruha ilaç, mü’mine selam, Sanki şu elimde tuttuğum kalem, Bir ceylan bacağı gibisin güzel. Nazlı Nazlı, bir bir yürüyüşünle, Gönlümü ardında sürüyüşünle, Yaşın yetkin ama görünüşünle, İlkbahar göceği gibisin güzel. |
TuNaHaN |
2009-07-24 18:09:21
|
|
ACI HAYAT
Gidiyor musun sevdiğim Henüz sana açıklamadan duygularımı, başka birine mi gidiyorsun? Henüz ben yazmamışken en güzel şiirimi, Söylememişken en güzel şarkımı ve Çizmemişken en güzel resmimizi gidiyor musun? Ben son bir umutla kapanırken ayağına, Aklımdan geçenleri söyleyememişken sana Ve sen beni basit bir sınıf arkadaşı olarak görürken hala; Gidiyor musun? Ben cesaretimi toplayarak, kırmızı güller almışken sana nereye gidiyorsun Ya kime gidiyorsun? Gördüm fotoğraflarından onu; Kızlara çekici gelen bakışlar, yapmacık tavırlar, Sana çok değer verdiğini sandırmalar Hoş bir bakış kızlara, hem yaşı büyük Bizim kızlar da sever yaşça büyükleri bizden, Ayrıca sporcu da, yakışıklı da biri Benden yakışıklı, çok daha yakışıklı Bizim kızlar sporcuları da çok sever; Çünkü popülerdir onlar Ama senden bunu beklemezdim, Seni başkaları gibi beklemezdim, Seni o yabani heriflere tapan kızlardan bilmezdim ben Aslında ben seni melekten de iyi bellerdim Ama sen gittin, artık yeni konuğum isyan geceleri Adını anarak, sana ve gittiğine küfrederek geçen; Ama hepsi senin hasretinle, sensizliğe sövmekle Ve Seni ölesiye sevdiğimi söylemekle geçen geceler Fakat elveda deme vakti geldi galiba, Sana dair aşk satırlarına Çünkü senin sevdiğin ve seni seven biri var kalbinde Bana söz düşmez bu vaziyette Güle güle yaşama sevincim ve Merhaba Acı Hayat |
TuNaHaN |
2009-07-21 01:35:43
|
|
Günüm yorgun düştü
Bu kadar özlemeler,bu kasvetli hasretler.. Kaldırır mı bu yürek Aklıma düşersin günün her saniyesinde Uykusuz düşlerimin sebebi olursun Gecelerin görülmemiş izlerine ayak basarım Yokluğunu hissettiğim her anda insafsızca çırpınır yüreğim Yorgun düşer bu beden Pencereme yansıyan Ay'ın soğuk mavisine kanar yüreğim Kanar yüreğim... Üşütür yüreğimi geceler Yokluğuna inat,aramızdaki mesafelere inat sığınırım gözlerine Çocuksu bakışlarımla,ürkekliğimle kanatlarının altında can buluyor bedenim Yineleyen zamanlarıma inat yine sen düşersin aklıma! |
